Kendi göbeğini kesemeyen Atiye ve ‘mehdili’ fantastik yapımlar

Haydar Ali Albayrak

Zaman, ruh, Göbeklitepe, gizli alfabe, milattan önce bilmem kaç, milattan sonra tutuşan kozalaklar, ruh, taş, şaman, Mardin… Böyle gidiyor! “Atiye” dizisinin final sezonu yayında… Göbeklitepe kazılarında başlayan hikâyesiyle “ikinci dereceden” tarihi süsü verilen yapım, arkeoloji ile temas kurma iddiasından sıyrılıp sıradan bir döngüsel zaman söylemine ve dünyamızın mevcut sıkışmışlığından biçimlenen “bol mehdi beklentili” çağdaş gizem anlatısına kaymış görünüyor.

SEKİZ YIL SONRA NE BİR YILDIZ DÜŞMÜŞ SAÇLARA, NE KIRIŞMIŞ TEK BİR YÜZ

Dizi, üçüncü sezonda lüks kır evinde dostlarla yenen akşam yemeğiyle dingin ve keyifli açılsa dahi Atiye-Erhan çifti bu mutlu tablonun gölgesinde sekiz yıl evvel kaçırılan çocukları Aden’in (bu ismi kaçıranlar vermiştir) izini sürmektedir. Aradan sekiz yıl geçmiştir. Atiye (Beren Saat) çocuklara resim terapisi verirken Erhan (Mehmet Günsür) da üniversitedeki görevini sürdürmektedir. İkinci sezonun baş kötüsü Serdar (Tim Seyfi) ise tövbe edip bir çilehaneye sığınmıştır. Daha doğrusu burada gizlenmekte, bir yandan eski örgütünün şifrelerini çözerek Erhan’a çocuğunu bulması için yardım etmektedir. Ozan (Metin Akdülger), Cansu (Melisa Şenolsun) ile sevgili olmuştur fakat ilişkilerini ilan etmezler. Bunun yanı sıra Ozan’ın Cansu’yu uzak tuttuğu bir yaşamı daha vardır ve Aden onun gözetimindedir.

“Atiye”nin son sezonunda yeni karakterler de açılıyor. Bir yangından mucize eseri kurtarılan, Zen adlı bir seramik atölyesi çalıştıran ve agresif tavırlarından ötürü çevresinde deli olarak tanınan Umut’u (Selma Ergeç) yeni karakterlere örnek verebiliriz. Atiye ile Erhan çocuklarını ararken, dünyayı ele geçirmek isteyen karanlık güçlere karşı bir kez daha mücadeleye girişiyor ve açıkçası bu yönüyle dizide herhangi bir yenilik yahut sürprize şahit olmuyoruz.

Yalana hacet yok, Atiye dizisi beni heyecanlandırmıyor. Hakkında yazmak için can atmıyorum ancak ikinci sezonda ortaya çıkan kafa karışıklığı ve sürekli pompalanan sembolik yoğunluğun finale doğru standart bir gizem anlatısına yerleşip dengeyi bulması dikkat çekici… Gelen (sezon) gideni aratırken “Atiye” hakkındaki düşüncelerim duruldu diyebilirim. İkinci sezonda dizinin yerli seyirciden ziyade evrensel pazara çekildiğini öne sürmüştüm, finalde bu kanaatim güçlendi. “Atiye”, yerel mistik öğeleri, kültürel zenginliği metalaştırarak genele sunan, ortalamadan ve şematik seyirden şaşmaksızın ilerleyen bir öykü.

MERAK ETMİYOR MUSUN:  En Son Babalar Duyar'ın Ceren'i Jale Azaklı'nın son hali

DÖNGÜSEL ZAMAN-BELİRSİZ DÜŞMAN HATTINDA

Kuşkusuz çevrimiçi platformlar işin ticari boyutunu esas alıyor (taş mı yesinler) ama “Atiye” ticari boyutun dışında kalan malzemesiyle bir balonu dahi şişiremiyor, bir kozalağı dahi tutuşturamıyor! “Zaman diye bir şey yoktur, evrende her şey aynı anda olur” çizgisine hapsolmuş, yaratıcılıktan yoksun, orta karar bir döngüsel zaman anlatısı “Atiye”, fazlasını vaadetmiyor. Mahzenler, ayin odaları, gizli geçitler, oraya buraya çizilen göz işaretleri ve “Dark” dizisinde de karşımıza çıkan “kuyruğunu ısıran yılan” görseli… Hani tam anlamıyla bir gizem sağanağı! Dizide bilinmezliğin dozu olumsuz manada artmış. Özellikle ilk sezon nispeten derli toplu bir dizi izliyorduk, nedir ki her şey birbirine bağlana bağlana ipin ucu kaçmış, diğer bir deyişle yumakta kaybolmuş.

Yine de haksızlık etmeyelim, genel anlamda kötülemeden bahsedemeyiz, zira “Atiye”nin ilk sezondan itibaren yığınla aksaklığı göze çarpıyordu, balık baştan kokmuştu! Üstelik bu aksaklıklar Netflix’in ilk fantastik yerlisi “Hakan Muhafız”la da büyük ölçüde örtüşüyordu. Bu noktada iki başat sorun öne sürülebilir. Evvela çatışmanın altyapısı sağlam kurulmamış. Düşman kim? Amaç ne? Ve elbette bunlara bağlı olarak çatışmanın tarafları hangi koşullarda ortaya çıkıyor, yani onları neden tanıyor, dertlerine neden ortak oluyoruz? “Atiye”, işte bu soruları yanıtlayamıyor.

Dünyanın kötülüğünü isteyen bir örgüt, değerli, mor bir taşın peşinde… Sonsuzluğu yakalamaya, döngüselliğin gücünü Göbeklitepe üzerinden ele geçirmeye niyetlenmiş. Tamam ama artık final sezonuna gelinmiş yahu, düğümler çözülecek, cepheler kapanacak fakat seyirci hâlâ bu iktidar savaşını anlamlandıramıyor. Benzer bir sıkıntı “Hakan Muhafız”da da yaşanıyordu. Dünyayı ele geçirmek isteyen kötüler son derece şematik işlenmişlerdi, ortada bir savaş vardı ama temel motivasyon pek inandırıcı değildi. “Atiye”de bu şematik işleyiş zaten yapımın tercihi doğrultusunda ve bir plana göre şekilleniyor. İlk sezon yurdun Göbeklitepe, Kapadokya gibi turistik değerleri tanıtıldıktan sonra zaman kavramına yüklenilip mistik bir malzeme eşeleniyor. Kahramanlarımızın adeta eline alıp coşkuyla salladığı zamanın çomağı Anadolu medeniyetlerinin kovanına sokuluyor. Bir Göbeklitepe, bir Kapadokya, bir İstanbul, bir Mardin! Ancak bu gizemli bulamacın yanı sıra öykünün çoğu kez tıkandığına tanık oluyoruz ki bana kalırsa “Atiye”nin önemli problemlerinden birisi de bu. Gizeme dayalı bir dizide temponun doğru ayarlanmayışı, anlatılanların bir noktadan sonra tekrara düşüp seyirciyi sıkması hayli vahim. Seyirciyi kavrayıp kendine bağlaması beklenen “Atiye” bu alanı zayıf bırakınca atacağı tek kurşunu da ıskalıyor ve elimizde bir sonraki sahnesini dahi merak ettirmeyen, finaline dair heyecan yaratmayan, art arda dizdiği kültürel öğeleri gizem sosuna bulayıp iş görmeye çalışan bir yapım kalıyor.

MERAK ETMİYOR MUSUN:  33. Yıl Dönümünde Çernobil Nükleer Felaketi ve Günümüzdeki İzleri

ÇAĞDAŞ GİZEM ANLATILARI YA DA SÜPER KAHRAMANLARIN SÜPER EKİPLERE DÖNÜŞTÜĞÜ BULANIK DİSTOPYALAR

“Atiye”nin biçimsel yönden yetersiz kaldığını belirtip içeriğe geçebiliriz. Sezonlar aktıkça “Atiye” nasıl bir dizi haline geldi? Söz gelimi ilk sezonu arkeologları yazmaya sevk etmişti. Dizideki tutarsızlıklar, eksiklikler bir bakıma kışkırtıcıydı. İkinci sezonda ise arkeolojik süsün/sisin giderek dağıldığı, takkenin düşüp de kelin göründüğü bir olay örgüsü ile karşılaştık. “Atiye”de esas mesele Indiana Jonesvari popüler bir arkeoloji sömürüsü bile değildi, Göbeklitepe vitrin namına kullanılmıştı; gizemli alfabeler, Osmanlı’ya uzanan sırlar derken dizi aslına rücu etti ve çağdaş gizem anlatısına demirledi. Peki yazının başında bahsettiğim bu çağdaş gizem anlatıları ile ne ifade ediyorum? Günümüz dünyasından beslenen dahası doğrulan bir çizgi bu. Kıyametin eşiğindeyiz, teknoloji insanlığı yıkıma götürüyor. Çevreye verilen zarar, gezegenimizle karşılıklı rızaya dayanan anlaşmamızın bozulması vs. Tüm bu koşullar distopik söylemi kışkırtıyor fakat kışkırtmakla kalmayıp belli bir forma sokuyor. Distopyalar da kendi açıklığını yitirerek bir çeşit gevezeliğe dönüşüyorlar. Döngüsel zaman tartışmasının dizilerde imdat butonu haline gelmesi de bundan kaynaklanıyor diyebiliriz. “Bulanık distopyalar” perdelenerek seyirci algısından uzak tutuluyor. Reklam/kampanya anlayışı… Özün, aslın minicik harflerle hızlı hızlı banttan aktığı bir öykü enflasyonu ile karşı karşıyayız. Çok söz, boş teneke, haddinden fazla gizem… Alın size çağdaş mistik anlatılar!

“Bol mehdi” benzetmesini ise doğaüstü-doğal uzlaşmasından dolayı yapıyorum. Günümüz geniş kadrolu fantastik yapımlarında “ekip işi” öne çıkıyor ve bu ekip normal ile anormali/paranormali tek bir erek etrafında birleştiriyor: Dünyayı kurtarmak. Süper gücü olanın ıslahı veya gerçek dünyaya uyarlanışı da diyebiliriz bu kalabalık kurtarıcı tercihine. Süper güç sahibi tek başına değiştiremiyor, toplumsal mutabakata, sembolik düzeyde ele alınan çeşitli kesim temsilcilerinin birliğine ihtiyaç duyuluyor. Sınıfları, sınırları ortadan kaldırarak dikensiz bir distopya yaratmanın yolu da buradan geçiyor. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor! Hem günümüz sıkışmışlığı aşılıyor hem gezegenin, bozulmasında olduğu gibi kurtarılmasında da ayrım ve sorumluluklarına bakılmaksızın tüm dünya seferber ediliyor.

MERAK ETMİYOR MUSUN:  18 ARALIK CUMA MESAJLARI! Dualı, Hadisli ve Fotoğraflı cuma mesajları!

SEMBOLLER: AZ İŞARETLE ÇOK ŞEY ANLATMAK

Diğer yandan karmaşık malzemenin, gizem yoğunluğunun alabildiğine basitleştirilerek aktarılması gerekiyor ve ister istemez sembollere başvuruluyor. Üstelik sembol kullanımına rağbet “Atiye” gibi fantastik yapımlara özgü sayılmaz. Daha ziyade simetrik kompozisyonlar olarak karşımıza çıkan ve bir düzlemde (bazen bir duvarda, bazen bir tarlada) ifade bulan bu sembollerin spiral yahut köşeli oluşları tercih edildikleri dizinin türünü de işaret edebiliyor. “Atiye”nin sembolü döngüsel zamanı yuvarlak hatları ile vurgularken, örgütlü şiddeti öyküleyen ve maço bir kültürden hareketlenen Çukur çizgileri sert, köşeli bir sembole yöneliyor. Çukur dizisindeki bu simetrik kompozisyonda merkezde yer alan yuvarlak betimler de ailenin diyalektik yanını simgeliyor olabilir. Elbette Çukur’un erkeksi bir anıt görünümündeki dikey görseliyle “Atiye”nin yatay (her ne kadar dizinin adında bu sembol “İ” harfi yerine kullanılsa bile) sembolünü birlikte yorumlayabiliriz fakat böylesi bir kıyas bu yazının konusu değil.

Yazıyı “Atiye”nin ağır basan ticari yönelimi ile bitirmek istiyorum. Astrolog Şengül Boybaş’ın “çok satan” romanından uyarlanan dizi -dünya pazarındaki adıyla The Gift- Göbeklitepe kazılarını, Anadolu’nun tarihi zenginliğini, kültürel motiflerini sömürmekten dahi yoksun (aciz demiyorum çünkü bilinçli bir tercih söz konusu) salt türün asgari niteliklerini karşılamak, çağdaş söylemi tutturmak için hazırlanmış bir yapım ve bu bağlamda göbeğini kendisi kesemiyor. Nazarlar, büyüler, Tanrı vergisi yetenekler, dünyanın sonuydu başıydı derken tamamen ticari kaygılara sıkışmış, yerli fantastik dil kurmaktan, geliştirmekten uzak bir diziyi daha geride bıraktık. Geçmiş olsun!

ERTANHABER

NEDENHABER

Başa dön tuşu
NEDEN HABER | - | DUMAN HABER | - | istanbul evden eve nakliyat